AFRİN’DE MUTLULUK ÇADIRI

Uyanmıştım. Yatakta doğruldum, derin bir of çektim. Dünyanın en güzel rüyasını bölen havan topu seslerine lanet okudum. Her yeni günün umutlara gebe olduğu bir coğrafyanın çocuğu değildim. Her yeni günün mevcut umutları yok ettiği bir yerde yaşıyorum: Afrin’de. Tabi buna yaşamak denirse. Sağımda uykunun son izlerini gözlerinden silmeye çalışan Muhammed’in kıpırtıları böldü hüznümü. Gülümsüyordu bilinçsizce. Çocuktu nihayetinde. İçinde olduğumuz durumdan elem duyması için daha iyi olduğumuz günleri görmüş olması gerekirdi, oysa o cehenneme açmıştı gözlerini. Belki de şanslıydı. Bu sefer annemin sesi böldü düşüncelerimi. Ali amcanın evinin alt katında yapıp sattığı ekmeklerden almak için acele etmem gerektiğini söylüyordu. Kalktım ve yüzümü bile yıkamadan koştum Ali amcaya. Akşama kadar ona yardım edip dört ekmek götürüyordum eve. Afrin’de alışverişler para ile değil takasla yapılıyordu artık. On iki saatimin karşılığı dört ekmekti. Altı kişiye dört ekmek. Her zamanki sıcak bir gündü. Öğlen arasını Ali amcanın üst katındaki evinden televizyon izleyerek geçiriyorduk. Televizyonda sadece Türk kanalları vardı. Dillerini anlamıyorduk ama öylece izlemek bile güzeldi. Bazen düşünüyordum yüz kilometre kuzeyde doğsan birlik ve beraberliğin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşayacaktım. Onlarla huzur içinde yaşamayı çok isterdim. Bu sırada Ali usta kanalı değiştirdi. Bu değişim hayatımı da değiştirdi. Bu kanal Ramazan ayını müjdeliyordu. Bu müjde bana bir şey ifade etmedi. Ben ve ailem son beş yıldır hep oruçluyduk.  İftarımız ise benim eve getirdiğim vakit dört ekmekti. Ramazan hiçbir şey ifade etmedi bana. Ustam mutluydu ama nedenini ben de öğrenecektim yakında.

Eve gittiğimde sofraya iki ekmek koyduk, bu sefer ikisini sahurda yiyecektik. Sessiz bir yemekti. Tek ses biraz daha ekmek isteyen Muhammed’in sesiydi. Uyudum uyanmamayı umarak. Yine de uyandım. Daha bir parlaktı gün sanki. Daha huzurluydum bugün. İşe gitmek için çıktım evden. Bir sürü insan vardı sokaklarda ve gülüyordu çocuklar. Rüyada olduğumu düşündüm. Biraz daha ilerledim ve  kalabalığın kaynağını gördüm. Beyaz kumaş üzerine koca kırmızı bir hilal gördüm. Kocaman bir çadırdı. Görür görmez adını mutluluk çadırı koydum. Çünkü oradan çıkan herkes çok mutluydu. Kendi mutluluk payımı almak için koştum çadıra tüm gücümle. İnsanları bu kadar mutlu edenin bir gösteri olduğunu düşünmeyin. Bizi bu kadar mutlu eden Kızılay’ın Ramazan paketleriydi. Güler yüzlü bir abla eliyle yanına çağırdı beni. Göz kırparak cebime bir çikolata koydu. Mutluluk cebe sığarmış meğerse. Size o akşamki ve tüm Ramazan ayı boyunca süren ziyafetlerimizi anlatamam. Öyle ki her akşam uyumadan önce “Allah’ım Ramazan 12 ay olsa olur mu?”  diye dua ediyordum.

Yıllar sonra ilk kez bayram gibi bir bayram yaşadık. Ramazan’ın dayanışma ve yardım ayı olduğunu ilk kez o zaman idrak ettim. Oruç tutmak sonunda anlam kazanmıştı. Ramazan ayı bana tüm İslam aleminin birlik ve beraberliğin kıymetini öğretti. Sınır komşumuz ve din kardeşimiz Türkiye el uzatmıştı bize. “Gerçek Müslüman komşusu açken tok yatmayandır.” Çadırda Arapça bu yazıyordu. Artık üç ekmek yiyoruz mesela. Çünkü hiç ekmeği olmayan komşularımız var bizim. Mutluluk çadırı gidecek birkaç gün sonra ama bize öğrettikleri bir ömür bizimle olacak.

HÜSEYİN ENES DURMAZ

5.Sınıf Öğrencisi